27 Şubat 2008 Çarşamba

Bir Ayrılış Hikayesi

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
rasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
benirakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...

N.Hikmet

James Nachtwey's selections

24 Şubat 2008 Pazar

Famous Blue Raincoat - Leonard Cohen


Famous Blue Raincoat

It's four in the morning, the end of december
I'm writing you now just to see if you're better
New York is cold but I like where I'm living
There's music on Clinton Street all thru the evening.
I hear that you're building your little house deep in the desert
You're living for nothing now I hope you're keeping some kind of a record

Yes and Jane came by with a lock of your hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear
Did you ever go clear?

The last time we saw you, you looked so much older
Your famous blue raincoat was torn at the shoulder
You'd been to the station to meet every train
You came home alone without Lili Marlene.
And you treated my woman to flake of your life
And when she came back she was nobody's wife

Well, I see you there with a rose in your teeth
One more thin gypsy thief
Well, I see Jane's awake
She sends her regards.

And what can I tell you my brother, my killer
What can I possiby say
I guess that I miss you, I guess I forgive you
I'm glad you stood in my way.
If you ever come by here for Jane or for me
Well, your enemie is sleeping and your woman is free

Yes, and thanks for the trouble you took from her eyes
I thought it was there for good so I never tried.

And Jane came by with a lock of you hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear
Sincerely, L. Cohen.

* * * * *

Meşhur Mavi Yağmurluk

Vakit sabahın dördü, son günleri Aralığın
İyileştin mi diye yazıyorum sana;
New York soğuk, ama seviyorum yaşadığım yeri,
Clinton Caddesi müzikle geçiriyor geceyi.
Küçük bir ev kuruyormuşsun çölün ortasına,
Hiçbir şey umurunda değilmiş, bir belge bıraksaydın yarına
Ve Jane geldi bir gün, elinde bir bukle saç
Sen vermişsin, öyle dedi
Hani kaçmayı düşündüğün o gece
Hiç kaçabildin mi bari?

Son gördüğümüzde seni, epey çökmüştün,
Meşhur mavi yağmurluğunun omuzu yırtık,
Her treni karşılamaya gittin
Lili Marlene'i hep kaybettin.
Ve kadınıma hayatının bir zerresini verdin,
Kimsenin karısı değildi döndüğünde.
İşte görüyorum seni, dişlerinin arasında bir gül,
Sıska bir çingene hırsız daha.
Jane de uyandı bu arada
Selamlarını yolluyor.

Ne diyeyim sana, kardeşim, katilim,
Ne diyebilirim sana?
Galiba özledim seni, galiba affettim
İyi oldu da çıktın yoluma.
Birgün gelirsen buralara, Jane için ya da bana,
Düşmanın uykuda olacak, kadınıysa özgür
Sağol çekip aldığın için o sıkıntıyı gözlerinden
Hiç geçmeyecek sanmıştım, ellememiştim hiç.
Ve Jane geldi bir gün, elinde bir bukle saç
Sen vermişsin, öyle dedi
Hani kaçmayı düşündüğün o gece
Selamlar,
L. Cohen

Çeviren: Meltem Ahıska

Bazen düşünmeden edemiyorum, Famous Blue Raincoat'u ısrarla söyleyen (Cohen de dahil) tek erkek ben miyim diye. Songs of Love and Hate albümü yayınlanalı neredeyse otuz yıl oldu, dinlediğim hiç bir Cohen konserinde bu parçaya rastlamadım. Oysa kadınlar (parça açıkça bir erkeğin ağzından yazılmış bir mektup olmasına rağmen) zaman zaman söylüyorlar Famous Blue Raincoat'u. Örneğin bir zamanlar Cohen'e vokalistlik yapmış olan Jennifer Warnes, albümünün adını Famous Blue Raincoat koydu. Son yıllarda Kanadalı şarkıcı Tori Amos'un mükemmel bir yorumunu dinledim; erkeklerden ise tık yok. Cohen'in bile son yıllarda yapılan bir söyleşisinde "Famous Blue Raincoat mu? Hiç anlamadığım şarkılarımdan biridir," yollu bir söz ettiği rivayettir. Yalnızlık kötü bir duygu, kadınlar da olmasaydı...
Ben Famous Blue Raincoat'u ilk yayınlandığı yıl dinledim. On beş yaşında filan olmalıyım. O zamanlar kıskançlık (gerçek bir sevgiliyi kıskanmak anlamında) benim için yalnızca bir kurguydu; güçlü bir kurgu ama yine de kurgu. Derken şarkının sözleri uzun muhabbetlerde tercüme edildi, üzerine (gerçek kıskançlığı tanımış arkadaşlarımla) sonu gelmeyen tartışmalar yapıldı. Benim hayatımın da canına okundu böylece: Daha aşkı tanımadan, aşktan kıskançlığı çıkarmanın, iptal etmenin bir erdem olduğuna inan(dırıl)dım. Bu duygu öylesine yerleşti ki hayatıma, annemi babamdan kıskanmaktan bile kendimi zorla vazgeçirip, babama bir nevi "kardeşim, katilim" muamelesi yapmaya başladım. Doğrusu pek de kolay olmuyordu bu! Ama şarkı, beni canevimden vurmuştu bir kere, her türlü saçmalığı yapabilirdim artık:

What can I tell you my brother, my killer,
What can I possibly say?
I guess that I miss you, I guess I forgive you
I'm glad you stood in my way
If you ever come by here, for Jane or for me
Well, your enemy is sleeping and his woman is free

Ne diyeyim sana, kardeşim, katilim,
Ne diyebilirim sana?
Galiba özledim seni, galiba affettim
İyi oldu da çıktın yoluma.
Bir gün gelirsen buralara, Jane için ya da bana,
Düşmanın uykuda olacak, kadınıysa özgür

Yani bir erkek, başka bir erkeğe, sevgilisiyle beraber olduğu için onu affettiğini, onu özlediğini söylüyordu; üstelik kadını özgürdü artık (hem onun kadını, hem de özgür – nasıl olacaktı bu?). Kabul etmeli ki, bu dünyada, bu ülkede yaşayan on beş yaşında bir erkek çocuğu (erkek sayılabilir miydim acaba o zamanlar?) için ciddi bir kültür şokuydu bu. Ama ne çare, şarkı yakalamıştı ruhumu; kıskançlığın inkârı erdemleşmişti.
Şimdi geriye baktığımda, bunun o yaşlarım için ciddi bir kayıp olduğunu düşünüyorum. Yaşamadığım, henüz tanımadığım bir duyguyu hayatımdan çıkarmaya çalışmak beni yoksullaştırmıştır mutlaka. Kuşkusuz Oidipal anlamda bir kıskançlıkla tanışıktım. Haset anlamında bir kıskançlıkla da. Ama işte tüm bu kıskançlıklarımızın doruklaştığı, hem sevgi hem de şiddet anlamında en güçlü ifadesini bulacağı yere, bir sevgiliyi kıskanmaya ulaşmadan, o yolun önünü tıkamaya kalkmıştım hayatımda. Üstelik ciddi bir ahlaki paradoks yaratacak bir biçimde: Benim için kıskanmamak bir ahlak ve adalet sorunu haline gelmişti.
Gene de Leonard Cohen'i bana ettiği bu kötülük yüzünden mahkemeye vermeyi filan düşünmüyorum. Sonuçta, bir yanım aksayarak da olsa, kıskançlığı tanıdım; başka bir açıdan, biraz daha karmaşık ve sancılı başka bir yoldan giderek. Ama bunu becerebilmek için neden böyle bir saplantıya ihtiyaç duyduğumu, içinde yaşadığım kültürde bu kadar temelli bir yer edinmiş bir duygudan vazgeçivermek için neden bu kadar hevesli olduğumu anlamam gerekiyordu önce.
Bu "neden"i düşününce, çocukluğum boyunca beni en şiddetle etkilemiş haberlerin "kıskançlık cinayetleri", ailemin içinde olmasa da yakın çevremde beni en çok öfkelendiren "olay"ların erkeklerin karılarına karşı şiddet uygulamak için kıskançlığı bahane etmeleri olduğunu hatırlıyorum. Her nedense "kıskançlık" ve "ölüm" sürekli birbirine bağlanır olmuş anılarımda. Bunun bir çocuk/ergen yanılsaması mı, yoksa gem vurulmamış çocuk sezgisinin bir zaferi mi olduğunu düşündüğümde, ikinci ihtimalden yana oy kullanıyorum hâlâ.
Evet, içinde yaşadığım kültürde erkeklerin kıskançlıkla böyle bir ilişkisi var. Kıskançlıkla kurdukları ilişki ölümden ibaret. Öldürmeyi bazen başarıyorlar, bazen başaramıyorlar; ama kıskançlık karşısında ölümden başka bir çare bulamıyorlar; çoğunlukla Eros (Aşk) nesnesinin ölümü, bazen de kendi ölümleri. Bu arada akraba ve taallukatın, sık sık da çocukların güme gittiği çok görülüyor. Çoğunun ruhlarındaki Eros/Thanatos (Ölüm) ilişkisi son derece sade. Eros bir kabuk gibi Thanatos'u sarıyor. Kıskançlık o kabuğu kırdığında Thanatos ortada çırılçıplak kalıyor.
Biraz daha büyüdüğümde, yakın çevremde olan, şiddetle ve aşkla ilişkileri bana daha çok benzeyen insanların da çok farklı olmadığını gördüm. Onların Eros'larıyla Thanatos'ları arasındaki ilişki o kadar dolaysız değildi yalnızca. Eros nesneleri karşısında "biricik özne" olma konumunu kaybettiklerini düşündükleri anda "benlik savunma müfrezeleri" devreye giriyordu hemen. Çözüm gene ölümdü, ama daha sembolik düzeyde: Sevgili, eş, ya da her neyse, bir "Eros nesnesi" olarak öldürülüyordu. Eros nesnesi konumu yok ediliyor, parçalanıyordu. "Ben böyle şeye dayanamam abi, toplar bavulunu gider." "Hiç tahammül edemem, çeker giderim." Bazıları bu noktaya uzun bir sıçramayla geliyordu. Bazıları ise ölümü adım adım kuruyordu. Kıskançlık krizleri, uzun tartışmalar, şiddetin ucundan ucundan belirdiği kavgalar. Ama son mutlak, ölüm kaçınılmazdı. "Biricik özne" konumundan taviz verilemiyordu hiçbir zaman.
Kuşkusuz burada sözünü ettiğim kıskançlık, heteroseksüel erkek kıskançlığı; erkeğin "kadınını" başka erkek(ler)le paylaşma tehlikesine karşı aldığı tedbirler toplamı. Bunun kaynağına inmeye kalkacak olursak ilk bulacağımız şey, sınıflı, özel mülkiyete dayalı toplumlarda "çocuğun sahipliği" sorunu olur herhalde. Mülkün erkeklerin elinde toplandığı ve mülkün kuşaktan kuşağa devredilmesinde "kalıtım"dan daha iyi bir yol bulunamadığı durumlarda, çocuğun babasının kim olduğu sorusu hayati önem kazanıyor. Anne belli, bundan kuşku yok. Ama baba kim? Bunun garantiye alınmasının yolu, kadının tekeşlilik içine kilitlenmesi. "Aile içindeki ilk işbölümünden" başlayarak, kadının tekeşliliği vazgeçilmez bir koşul olmuş tarih boyunca. Erkeğin kadın üzerindeki, mülk sahibinin mülksüz üzerindeki iktidarının kalıcılığını sağlayan şey, tekeşlilik; tekeşliliğin tek tek bireyler düzeyindeki sürekliliği de kıskançlık yoluyla sağlanıyor. Polisiye tedbirler, yasalar ve yasaklar böyle bir sorunda pek para etmeyeceğinden, mekanizma bireylerin ta içine, kişilik oluşumunun merkezine yerleşiyor.
Erkek için iktidarı kurmanın ve korumanın çeşitli yolları var dünyada: Milletvekili olursunuz, başbakan olursunuz, sanayici olursunuz, polis olursunuz, ne bileyim, general ya da işkenceci olursunuz. Bunların hepsini kadınlar da yapabilir, ama bu yollarla "iktidar sahibi" olamaz büyük çoğunluğu. Güç edinirler belki, ama iktidar edinemezler. Politik, psikolojik ve biyolojik çağrışımları bünyesinde toplayan bir kavram olarak "iktidar" erkeğe özgüdür. Kuşkusuz kadınların da bu "iktidar"la ilişki kurma yolları var, ama daha dolaylı; dolaylı olduğu için de hem şiddet daha sıkı bir kontrol altında bu ilişkide, hem de mekanizmaları daha iyi gözlenebilir, daha iyi anlaşılabilir.
Erkekler için "iktidar" daha bebeklikten çıkar çıkmaz devreye giren, psikolojik kuruluşlarında çok daha köklü bir yer tutan bir kavram. Temelinde de elastik, büyüyüp küçülebilen bir et parçası var. Ya da en azından erkeklerin büyük çoğunluğu buna inandırılmışlar iki-üç yaşlarından beri. Herkesin bu kadar şiddetle inandığı bir şeye de gerçek olmaktan başka çare kalmıyor tabii.
Kendi penisini keşfeden erkek çocuk için bu "ekstra" organın ikili bir anlamı var: Birincisi, onu dünya nüfusunun yarısından otomatik olarak üstün kılan bu nesne, bir hükmetme aracı. İkincisi, arzu nesnesi ile kendisi arasında bir köprü; arzuladığına onunla ulaşacak. Kuşkusuz çocuk başlangıçta bu ufak tefek, pörsük ve bildiği kadarıyla yalnızca işemeye yarayan organa atfedilen müthiş önemi pek anlayamaz. Ama hayatının bir anında babasının penisiyle karşılaşır; bu karşılaşma ister gerçek, isterse de hayali olsun fark etmez. Sır çözülür: Kendi gerçek penisinin karşısına (çocuk gözüyle) dev ve işlevsel bir sembol dikilmiştir. Babaya atfedilen tüm özellikler bu "dev" organda odaklanır: Otorite, hükmetme, sahip olma. Anneye sahip olan, evde sözü geçen ve hükmeden babanın penisi sınırsız ölçüde daha büyüktür. Ve böylece de arzu nesnesine sahip olma/hükmetme denkleminin de sırrı çözülmüş olur: Penis (gerçek, anatomik olarak tanımlı bir organ) bir dil sıçramasıyla, Latince'den Yunanca'ya tercüme olunur ve Fallus (iktidar/hükmetme sembolü) haline gelir.
Kimimizi işkencehaneye, kimimizi emniyet müdürlüğü makamına, kimimizi boğaz tokluğuna çalışmaya, kimimizi "makroekonomik karar mercilerine", kimimizi cephede ölüme, kimimizi genelkurmaya, kimimizi koca dayağına boyun eğmeye, kimimizi de "efkârı karı döverek dağıtmaya" götürecek olan iktidar ilişkilerinin temeli burada atılır işte. Daha büyük penis, kadına (anneye) ve iktidara, otoriteye sahip olmanın gözle görülebilir tek yolu olur erkek çocuğun gözünde. İleride bu yoldan geçerek silahı, copu, ipleri elinde tutacaktır; daha ileride ise (eğer becerebilirse) silahı, copu ve ipleri elinde tutanları elinde tutacaktır.
Eğer bir tür kültürel mutabakat yoluyla "penis büyüklüğü", iktidar denklemindeki sabit haline getirilmişse ve bu sabit de her erkek çocuğun ilk öğrendiği temel "doğru"lardan biriyse, o zaman işler zor. Çünkü kavram, denklemde değişken değil de sabit olarak bulunduğu için, hiçbir büyüklük yeteri kadar büyük değildir. İşte o yüzden "erkek" dergilerinin mektup sayfaları, penis küçüklüğü yüzünden sızlanan okuyucu mektuplarıyla doluydu bir zamanlar. Lafa "penisimin boyu on beş santimetre" diye başlayan okurla "penisimin boyu beş santimetre" diye başlayan okur arasında, sızlanma ve kendine acıma dozu açısından hiçbir fark görememiştim zamanında. Şimdilerde bu işler telefon yoluyla yapıldığı için biraz daha gözlerden gizli, ama kalıbımı basarım ki "Penis Küçüklüğü" hatlarını arayıp sızlanan erkek sayısında bir düşme olmamıştır.
Kıyaslanmak. Günümüzde erkeğin en büyük kâbusu bu herhalde. Hiçbir nesnel ölçütü olmayan bir sabiti kişilik kuruluşunun tam ortasına, çekirdeğine yerleştirmişler, sevgiyle ilişkisini iktidar dolayımından geçirmişlerdir bir kere. Artık hayatı kıyaslanmaktan korkarak geçecektir.
Biraz büyüyüp de bu korkuyu hissetmeye başlayan her heteroseksüel erkek, inanılmaz bir güvensizlikler dünyasında yaşamaya başlar. Her "öteki" erkek şüphelidir, rakiptir, düşmandır. Zifaf gecesi bir kâbustur. Ya bakire değilse; yani ya daha önce cinsel ilişkisi olmuşsa; yani ya daha önce başka erkek(ler) tanımışsa! Sorular bitmek bilmez: Ya öteki erkeğin/erkeklerin penisi daha büyükse! Bir ilişkiye giriyorsunuz ve daha ilk günden iktidarı fallusu var cismi yok bir öteki erkeğe kaptırmışsınız. Üstelik karşınızda sizin zaafınızı, kıyaslanma korkunuzu bilen, kıyaslamayı yapacak malumata da sahip olan bir "toptan öteki", yani kadın var. Şimdi gel de bu kadın üzerinde iktidar kur!
İşte bu yüzden erkek, arzu nesnesi karşısında "biricik özne" olmaya mecbur hisseder kendini. Onun bir erkek olarak varlık koşuludur bu. Biricik özne konumunu kaybettiği zaman ölümle karşı karşıya gelir; doğrudan ya da dolaylı olarak. "Öteki" erkek daha uzun ya da daha kısa, daha kıllı ya da daha kılsız, daha şişman ya da daha zayıf, daha yakışıklı ya da daha çirkin, daha yumuşak ya da daha sert, daha zeki ya da daha aptal, daha entellektüel ya da daha cahil, daha şu ya da daha bu olabilir. Tüm bu "daha"ların sembolik iktidar evreninde toplanıp geldiği nokta "daha büyük ya da daha küçük" ikilemi. Bir "daha"daki üstünlük, diğer "daha"daki yetersizlik tarafından dengelenebilir. Ancak topyekûn iktidarın sembolü fallustur; onu dengeleyecek unsur bulmak da çok zor. Bu ikilemin bir çözümü yok, çünkü büyüklüğün nesnel bir kıstası verilmedi bize hiçbir zaman: İdeal büyüklük, hiçbir zaman yetişkin gözüyle görülüp algılanmamış, ölçülmemiş olan babanın penisinin büyüklüğü; onun da gerçek, nesnel büyüklüğü değil: Erkek çocuk gözüyle sembolize edilerek, devleştirilerek algılanan mitik bir büyüklük. Bu fallusla hangi gerçek penis rekabet edebilir ki zaten?
Peki, diyelim ki erkeklerin (o da yalnızca heteroseksüel olanlarının) kıskançlığının kaynağını bulduk! Kadınların kıskançlığı nereye oturuyor bu denklemde? Bir yanlış çeviri bu sorunu çözebilir mi acaba? Kız çocuk zaten cinsiyet farklarını keşfettiği andan itibaren "penis kıskançlığı" ile malul değil mi? İşke kıskançlığın kaynağı... Diyerek meseleyi halledecekken, durup biraz düşünmek gerekiyor. Buradaki "kıskançlık" kelimesi işleri biraz karıştırıyor; çünkü "penis kıskançlığı" İngilizce'deki "penis envy" ifadesinin karşılığı. Oysa envy, jealousy kelimesinin karşılığı olan "kıskançlık"tan farklı bir şeydir; envy yedi ölümcül günahtan biridir ve dilimizde "haset" kelimesi ile karşılanması daha doğrudur. Kadınların kendilerine iktidarın, kontrol etmenin, toplumsal ve kişisel egemenliğin aracı olarak tanıtılan bu organ karşısındaki temel duyguları "haset"tir başlangıçta. Çünkü kendilerinin "eksik" olduklarına inandırılmışlardır bir kere.
Ama belki de bu noktada Freud'un "penis haseti" kavramından biraz daha ileriye gitmek gerek: Kız çocuk bir "eksik" üzerine kurar cinsel ve sosyal kimliğinin ilk duvarlarını. Ancak bir noktada "eksik" olmadığını, kendisinde olanın bir yokluk değil yalnızca "başka" bir cinsel organ olduğunu anlama şansına da sahiptir; hayatının daha ileri bir döneminde de olsa, kendi kimlik bütünlüğünü yeniden kurup kelimenin olumlu anlamıyla "iktidar"la, yani "kadir olma", yapabilme fiiliyle, farklı, fallustan dolayımlanmayan bir ilişki kurabilir. Oysa erkek çocuğun sorunu biraz daha derin. O, insanlığın yarısını "eksik" kategorisine koyup kendi iktidar rekabeti alanından çıkardıktan sonra keşfeder kendi "eksik"liğini. Bir penisi vardır, ama fallus mudur acaba o? Artık hayatının geri kalanını bu soruyu sormamaya ve sordurmamaya çalışarak geçirecektir. Bunun için de başka penislerle (sembolik düzeyde de olsa) karşılaşmaması, başka erkeklerin iktidar görüntüleriyle bir kadın dolayımıyla ilişkiye girmemesi gerekir.
Kadınlar "penis haseti" ile başa çıkamadıklarında, iktidarla ilişkilerini fallus dolayımını aradan çıkararak kuramadıklarında, bir erkeğin fallusunu kendi iktidar araçları olarak kullanmak zorunda kalırlar. Onların arasındaki kıskançlık da burada başlıyor işte: İktidarla ilişkilerini erkeğin fallusu üzerinden kurdukları için, "öteki kadın" bu dolayımı kaybetme korkusunun cisimleşmesi haline gelir. Erkek üzerindeki "dolayım kullanma haklarını" tehdit etmeyen "öteki kadın"lar onlar için pek de önemli bir sorun oluşturmaz. Fahişelik kurumunun kadınlar tarafından binyıllardır kabul görebilmesi tam da bu nedenledir: Fahişe erkeğin fallusuna sahip çıkacak filan değildir, çünkü erkek, fahişeyle ilişkisinde isimsizdir; tıpkı fahişenin de isimsiz olması gibi. İsimsiz bir kadınla, kasıtlı olarak sosyal ilişkiler çerçevesinin dışında konumlanmış bir mekânda biyolojik bir ilişki kuran, kendisi de isimsiz, çerçevelenmemiş, iktidar ağındaki yeri belirlenmemiş erkeğin, bir fallusu yoktur; bu nedenle fahişeyle kurulan ilişki biyolojik bir ilişki olmanın ötesine gidemez. Biyolojide ise fallus yoktur. Bir penis vardır olsa olsa. (Kuşkusuz bir fahişeyle kurulan ilişkinin, biyolojinin ötesinde ve çok anlamlı bir değerlendirmeye konu olabilecek bir "psikopatolojisi" var, ama o şimdilik konumuzun dışında.)
Erkek bir fahişeyle ilişki kursa da, kadının (erkeğe ve erkeğin fallusuna sahip çıkan kadının) toplulukla, geçimini sağlama koşullarıyla ve iktidarla olan ilişkisi sarsılmadan kalır. Bir de bu ilişkiyi tersine çevirelim: Fahişeleri erkek yapalım, bakalım ne olacak! Erkek için kadının bir kerelik bile olsa başka bir erkekle cinsel ilişki kurması yeterlidir: "Öteki" erkek gövdesiyle hayatına girmiş, iktidarla ilişkisini sarsmıştır. Dolayısıyla sonuç ölümdür. Kadın, buna katlanabilir. "Öteki kadın" ne kadar kıskanılırsa kıskanılsın, kadının (zaten aslında varolmayan) iktidar sembolünün geçerliliğini tehdit etmez. Önemli olan, geçici olarak da olsa sahip çıkılabilen, "iktidar"la ilişki kurmak için bir dolayım olarak kullanılabilen bir fallusun varlığının korunmasıdır. Kuşkusuz "öteki" kadın bir isim kazanıp, erkeğin sosyal varlığının bir bölümünü de işgal etmeye başlarsa işler değişir. Kadında erkeğin fallusunu "esir alabilen" temel güç, doğurganlığıdır. Dolayısıyla "öteki" kadın kendi doğurganlığını bu denkleme ilave ettiğinde çıkmaya başlar kıskançlık sorunları. O yüzden "öteki" kadının daha genç (daha doğurgan) olduğu durumlar, ya da düpedüz erkeğin çocuğunu doğurduğu durumlar en dayanılmaz, en "kıskançlık yaratıcı" durumlardır. Çünkü "öteki" kadının varlığını kalıcılaştırır, ona erkeğin fallusu üzerinde bir kontrol olanağı sağlar.
İşte bu yüzden, kadın erkeğe bir sürecin tümü boyunca sahip olmak ister. Sahip olma dürtüsü istisnalara, boşluklara, ayrılış ve geri dönüşlere olanak tanır; diğer kadının anlık varlığı tarafından tehdit edilmez. Erkek ise kadına bir sürecin her anında sahip olmak ister. Onun sahip olma dürtüsü mutlaktır. Bir an için zedelenirse tümü zedelenmiş demektir.
Erkekler, kadınlar ve kıskançlık üzerine bu "bilgiç" saptamaları yaptıktan sonra işler çözülüyor mu? Hayır, hatta biraz daha karmaşıklaşıyor galiba.
Bu Leonard Cohen zındığı ne demek istiyordu o zaman? Mektup yazdığı adam belli ki onun sevgilisiyle birlikte olmuş ("bir zerre kadar"), cinsel ilişkide bulunmuş (–tur herhalde, ateşle barut yan yana durmayacağına göre!). Ama Cohen hâlâ ona "kardeşim" diye hitap ediyor. Daha da beteri, eğer tekrar görüşürlerse "kadınının özgür" olacağını vadediyor. Yani "ne zaman istersen buyur" gibi bir şey. Peki bu Cohen'in bir fallusu yok mu? Bir aile evinde doğmadı mı bu adam? Babası anası yok muydu? Oidipus diye birinden bahsedildiğini hiç duymadı mı? Fallusun iktidar demek olduğunu öğretmediler mi ona?
Buradaki kilit kelime, sanırım "özgür". Cohen gibi birkaç istisna hariç tutulursa, "Jane'ler" özgür değildir. (Bu arada Cohen'e de fazla paye vermeyelim; Greatest Hits'in arka kapağında albümde yer alan şarkıların tarihçeleri üzerine birer paragraflık bilgi verir Cohen. Orada Famous Blue Raincoat'tan söz ederken "o sıralarda meşhur mavi bir yağmurluğum vardı" diyerek kendini ele verir: Demek ki mektubu yazan kişi değil, mektubun yazıldığı kişidir gerçekte!) Jane'ler ataerkil toplumda özel mülkiyetin sürekliliğini sağlayan kadının zorunlu tekeşliliğinin, biz erkeklerin Oidipus komplekslerimizin, kıyaslanma ve iktidarımızı kaybetme korkularımızın tutsağıdır. Biz erkekler bir an bile sektirmeden onların gardiyanı olma görevimizi ama istekli, ama isteksiz, yerine getiririz. Kuşkusuz gardiyan da tutsağın tutsağıdır: O da hapishane binasından hiçbir yere ayrılamaz aslında. Ama tutsaklığın temelinde bizim korkularımız yatar.
Korkarız. Korktuğumuz şey, "kadınımızın" gözlerinde arada bir, gözucuyla gördüğümüz, görür görmez de unutmak zorunda olduğumuz bir sıkıntıdır:


Thanks for the trouble you took from her eyes
I thought it was there for good, so I never tried

Sağol çekip aldığın için o sıkıntıyı gözlerinden
Hiç geçmeyecek sanmıştım, ellememiştim hiç.

O sıkıntı oradadır, orada kalmak zorundadır; çünkü aşk ne kadar şiddetli, bağlılık ne kadar büyük olursa olsun, "kadınımız" zorunluluğun pençesinden kurtulamayacaktır. Özgürlük dünyasına geçemeyecek, bizimle bunu seçerek mi, yoksa binlerce yıllık bir zorunluluğun kölesi olarak mı beraber olduğunu bilemeyecektir. Biz de gerçekten sevilip sevilmediğimizi asla bilemeyiz o yüzden. "Kadınımızın" ona sunduğumuz iktidar dolayımı (fallus) ve varkalma güvencesi yüzünden mi, yoksa gerçekten sevildiğimiz için mi yanımızda olduğunu bir türlü anlayamayız. Cevap veremeyeceğimiz soruları da sormamayı seçeceğimiz için o sıkıntıyı görmezden geliriz. "Hiç geçmeyeceğini" zanneder, "ellemeyiz". Tam da bu yüzden "öteki" erkek şöyle bir uğrayıp (tam da "geçici" olduğu için) onun gözlerindeki sıkıntıyı alıp götürdüğünde, korku ne kelime, dehşete kapılırız. Başka bir dünyanın, başka olasılıkların kapısıdır gördüğümüz; her "başka" gibi huzurumuzu kaçırır, rahatımızı bozar; kuruludüzenimizi altüst eder

Kıskançlık bizim bu korkumuza verdiğimiz "erdemli" görünen addan ibaret yalnızca. Üstelik Türkçe'de iki cinsin farklı ruhsal kuruluşlardan kaynaklanan duygularına aynı ad verildiği için işleri karıştırmaya, bulanıklaştırmaya da hizmet ediyor. Peki, bir kere tanımı yapılıp "demistifiye" edilince bu kıskançlık denilen şey kalkıp gider mi kendiliğinden? Hiçbir yere gitmez aslında. Yalnızca karşısına "başka türlü de olabileceği" kuşkusu yerleşir. Hayat zorlaşır. Otomatik davranışlar, alışkanlıktan doğan tepkiler, yalnızca beklentilere uymak için atılan adımlar yerlerini gerçek tercihlere bırakır. Artık otomatik olarak elimizi (gerçek ya da sembolik) silahımıza atamayız. Hakim/vicdanımız artık bizim "gerisini hatırlamıyorum"larımıza inanmaz. Düşünmek, seçmek ve sorumluluk almak zorunda kalıyoruz. Hayat katmerli bir biçimde zorlaşır yani. Ama yeni bir kapı da açılır bir yandan:
O zaman belki korumak için bunca zahmet harcayıp, uğruna sevdiklerimizi tutsak ettiğimiz iktidarımızın bütün bunlara değip değmediğini düşünmeye başlarız. O iktidarımızın da aslında kendi içinde bir tutsaklık olduğunu, zaten içinde yaşadığımız topluluğun binyıllar önce oluşmuş yapısının kendini korumasından başka hiçbir şeye hizmet etmediğini de düşünürüz. Ancak düşünce korkuyu yoketmeye yetmez. Korkarız. Alışkanlıklarımızla, çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz gibi davranırız yeniden. Ama korkuya çare olan bir şey vardır: Şarkı söylemek. Belki o zaman bu şarkıyı söyleriz. Korkumuz bir nebze olsun hafifler. Sonra yeniden korkarız. Bizi köleleştiren iktidarımızdan vazgeçemeyiz. Jane'i bir türlü serbest bırakamayız.
On beş yaşında bir "erkek" adayı iken, henüz tanımadığım bir kıskançlığı reddetmiş, sevdiğim (seveceğim) kadını özgür bırakmanın en büyük erdem olacağına inanmıştım. O zamanlar sloganım şuydu: Biz iktidarımızdan vazgeçmedikçe Jane özgür olamayacak!
Büyüyüp gerçek kıskançlığı tanımaya başladıkça bu formülün pek de işlemediğini fark ettim. Her şeyden önce bu slogan erkeği zaten alışık olduğu kurtarıcılık konumundan kurtaramıyor, tam tersine orada sabitleştiriyordu. "Bu memlekete kadın özgürlüğü gelecekse onu da biz yaparız" gibi bir durumda bırakıyordu yani. Öte yandan, "kıskanmamaya çalışmak", iktidarını kendi elinle teslim etmeye gayret etmek, olsa olsa yeni baskılar yaratıyordu insanda. Başka bir dünyayı, insanların birbirlerinin sevgisini hiçbir zaman parayla ya da güç ilişkileriyle alıp satmamış oldukları bir yaşamı hayal etmek, onu yaşamak anlamına gelmiyordu. Tersine, "o dünyadaymış gibi" yaşamaya çalışmak, insanı (kötü anlamında) iktidarsızlığa, eylemsizliğe mahkûm ediyordu. Felce uğratıyordu. Aşkı da yaşanmaz kılıyordu. Kim kendi elleriyle iktidarını feda etmeyi başarmış ki zaten? Bunu isteyebilir ancak. Şiirini, şarkısını yazabilir.
Galiba işin doğrusu şu: Her ne kadar bu mektubu yazan bir erkekse de, işler büyük ölçüde Jane'in elinde. Jane özgürleştikçe, biz onun üzerindeki ve kendi üzerimizdeki iktidarımızdan kurtulacağız. "Özgürleşmek" Jane'in işi. Peki bu arada biz ne yapacağız? Şiir ve şarkı yazmanın, şarkı söylemenin, yani bir anlamda mezarlıkta ıslık çalmanın ötesinde ne yapabiliriz özgürlüğümüz için?

Bülent Somay - ''Şarkı Okuma Kitabı"