5 Mayıs 2009 Salı

25 Nisan 2009 Cumartesi



The song is also praised for its artistic and highly cinematographic music video. The video consists of children dressed in old-fashioned Icelandic clothing, migrating towards an unknown destination somewhere in Iceland. The leader, a boy with a drum, directs the group through a land characterized by open fields and rocky hills, all the while picking up more and more children. The group then fall asleep and the video enters a dream-like state, signified by a change in hue. The song culminates at the end when the children reach a large hill and the leader starts beating his drum rapidly. When the song climaxes, the children start to run full speed up the hill. It is then shown that the hill is in fact a cliff, ending at the ocean. When the children reach the edge, they jump off and swim through the air. The video features a characteristic ambiguous ending, when the last and youngest child is shown jumping off the cliff in a cannon-ball style. The cinematographer Chris Soos has stated that to him the child definitely flies along with the rest, but ambiguity was the intention. The child naturally chose the cannon-ball style after a reluctance to jump whilst filming. The video was directed by Arni & Kinsk. Swedish director Ted Karlsson also directed a few parts and shot the movie..

/// IT///
Nel video di Hoppípolla due gruppi di anziani vestiti da pirati fanno scherzi e si affrontano in battaglie con spade di legno; quello di Glósóli sembra uscito da una storia di Peter Pan; in Sæglópur infine c'è sempre un bambino, questa volta alle prese con le profondità marine.

(♥ )
Good morning world.
Léo

28 Şubat 2009 Cumartesi

30 Mart 2008 Pazar

22 Mart 2008 Cumartesi

Equinox Dans Projesi


21 Mart. Bir çokları için anlam ifade etmesede, bu gün oldukça anlamlı bir gün. Hem baharın gelişini simgeleyen Nevruz bayramı, hem de gece ve gündüzün eşit olduğu bir gün, yani Ekinoks... Dans grubumuz burdan yola çıkarak kuruldu. Bizim için ekinoks geceyle gündüzü eşitliyorsa görenlerle görmeyenleride eşitleyebilirdi. Çıkış noktamızın sağlamlığına inanarak 4 görme engelli ve engeli bulunmayan 5 dansçıdan oluşan çekirdek kadroyla 2006 Aralık ayında çalışmalara başladık. Grubun eğitmenliğini koreograf Talin Büyükkurkciyan ve Sibel Lynch üstlendi. Çalışmaya başladığımız ilk proje "müziği görebilir misin?" temasından yola çıkan "Sınırlar-Boundaries" projesiydi.

Bu projede; sınırların, önyargıların ve engellerin bizi yapmak istediklerimizden alıkoyduğu ve gözümüze adeta bir bant çektiği gerçeğiydi. Görme engelli ve görme engelli olmayan arkadaşlarımız sayesinde oluşturduğumuz koreografi,bütününde bu sınırları ortadan kaldırılırken bizim gören gözlerimizin de başka türlü farkında olamayacağı bir güzelliğe açılmasını sağladı. Performans, bize artık gözlerimizi açmamız gerektiğini gösterdi ve müziği görebilmeyi öğretti.

Filmin yönetmenliğini Sibel Lynch, görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu U.Yiğit Ekiz yaptı. Bu proje "Dans for Camera 06" yarışmasında uluslararası bir zeminde sesimizi duyurmaya ve görme engelli arkadaşlarımızın başarısını göstermeye çalıştı. Yaklaşık 100 kadar dans filmi arasından ilk yirmiye girerek gösterim hakkı kazandık ve sesimizi sizlere ulaştı ve bu da heyecanımızı bir kat daha perçinledi.
Şimdi yeniden, yeni projelerle ve görme engeli bulunan arkadaşlarımızla kucaklaşabilmek için hazırlanıyoruz. Bu konuda bize destek verebilecek tüm kurum, kuruluş ve kişilerden fikir, öneri ve destek bekliyoruz...
Yolumuz daima açık olacak çünkü gayet iyi "görebilen" sağlam gözlere sahibiz!

Yeniden doğduk, İyi ki doğduk..!

• • • •

Facebook : Equinox Dance Project

Youtube : Sınırlar - Boundaries

Fotoğraf Galerisi : Deviantart

17 Mart 2008 Pazartesi

16 MART 1978'DEN 16 MART 2008'E




Partilerinin kapatılmaması için demokrasiden dem vuranlar daha dün 16 Mart katliamının faili (dava hala sürüyor!!!), susurluk çetesinin mensubu eli kanlı ülkücü mehmet gül'ün cenazesinde demokrat kimliklerini bir kez daha sergilediler... "Derin" çok "derin" taaaa CİA lara MİT lere dayanan bir üzüntü içindeydiler...
Başları sağolsun!!

16 MART 1978'DEN 16 MART 2008'E

30 yıl önce İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde, öğle saatlerinde, üniversiteden çıkan bir grup solcu öğrenci üzerine bomba atıldı. Saldırı sonucu, Hatice Özen, Baki Ekiz, A.Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl olay yerinde, Cemil Sönmez kaldırıldığı hastanede ölmüş, 50 kişi de yaralanmıştı.

Yaşanan olay kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 20 Mart'ta "Faşizme İhtar" adıyla işi bırakma eylemi gerçekleştirdi. Polis Memurları Dayanışma Derneği (Pol-Der) İstanbul Şubesi Başkanı, bombalı saldırı istihbaratının olaydan 10 gün önce üniversitedeki polis amirliğine bildirildiğini açıkladı. Bu uyarıyı dikkate alması gerekenlerden biri de üniversitedeki polis noktasında görevli Reşat Altay'dı . Fakat Altay, o gün öğrencileri genel uygulamanın aksine, ön kapıdan çıkmaları için yönlendirdi. Rütbe almayı sürdüren ve son olarak Trabzon Emniyet Müdürü olan Altay, Hrant Dink cinayetinde "ihbarı" değerlendirmediği gerekçesiyle görevden alındı.

Olayın sanıkları olduğu ileri sürülen şimdiki Milliyetçi Hareket Partisi milletvekili Mehmet Gül'ün de içinde bulunduğu 5 Ülkücü delil yetersizliğinden beraat ettiler. Zamanaşımına bırakılan dosya, bir grup avukat tarafından 16 Mart 1988'de yeniden açıldı, yargılama sürüyor.

1978'de Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No'lu Askeri Mahkeme'de açılan davada, dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, sonradan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekili olan ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, dönemin MHP Gençlik Kolları Başkanı Kazım Ayaydın, ÜOD'li Sıddık Polat ve Ahmet Hamdi Paksoy yargılandı. Mahkeme, Polat'ı 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırdı. Diğer sanıklar ise "delil yetersizliği"nden beraat etti. Karar, Yargıtay tarafından bozuldu. Mahkeme kararında direndiyse de Yargıtay'ın ikinci kez kararı bozmasının ardından 1984'te tüm sanıklar hakkında "beraat" hükmü verildi.

1995'te yeni tanıklarla yeni bir iddianame hazırlanan dava hâlâ İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürüyor. Katliamı gerçekleştirenlerden olduğu öne sürülen ve konuşmaması için öldürüldüğü iddia edilen Zülküf İsot'un ablası tanık Remziye Akyol, mahkemeye verdiği ifadede katliamı kardeşinin polis memuru Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Sıddık Polat ile birlikte gerçekleştirdiğini söyleyerek emri MHP lideri Alparslan Türkeş'in verdiğini açıkladı. Mustafa Doğan kırmızı bültenle aranmasına rağmen sanık sandalyesine oturmadı.

8 Temmuz 1996'da, Ankara 5. ağır Ceza Mahkemesi'nden istenilen MHP Ana Davası'nın gerekçeli kararında başta Alparslan Türkeş olmak üzere MHP yöneticilerinin isimlerinin yer aldığı sayfaların eksik olarak gönderildiği ortaya çıktı.

Susurluk Skandalı'nda da yer alan Abdullah Çatlı'nın 16 Mart katliamında atılan bombaları temin ettiği de ortaya çıktı. Çatlı'ya verilen bombalarınsa ordu tarafından temin edildiği 24 Kasım 1997 tarihli duruşmada dinlenen astsubay Oğuz Serçinlioğlu'nun ifadesinde yer alıyordu.

Katliamın ardından Reşat Altay'ın Çatlı'yla telefonda görüştüğü Susurluk davasında ortaya çıkan başka bir gerçekti. 1997'de Susurluk Komisyonu'na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları başkanı Lokman Kundakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliama ilişkin önemli bir görüşme yapıldığı ortaya çıktı. Avukatlar belgeyi mahkemeye sundu. Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan (MİT) tutanakların tamamını istedi. MİT bu isteği reddetti.

Avukatlar sonuç alınmaması üzerine "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildi. Üç yıldır davadan çekilmese de protesto amaçlı olarak duruşmalara katılmayan avukat Cem Alptekin "gizli belgeleri açıkladığı" iddiasıyla 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat kararı verildi. Ancak dava sonuçlanmadı.

Avukatlar MİT'in belgeleri göndermeyi reddetmesi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.

Kaynak: Ankara SGD

Bağlantılar:
http://www.marksist.com/cem_keskin/16_mart_beyazit_katliami.htm
http://www.evrensel.net/01/03/16/dosya.html
http://www.milliyet.com.tr/2003/03/16/yazar/dundar.html
http://www.cnnturk.com/YASAM/DIGER/haber_detay.asp?PID=223&haberID=163622

13 Mart 2008 Perşembe

Eğer

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

Can Yücel